Kendin için yüzüyorsun, kızım
- Taha Engin
- 2 gün önce
- 11 dakikada okunur
Konuk Yazar
Yüzme’nin benim için ne demek olduğunu uzun zamandır bilinçaltımda düşündüğümü biliyorum, bir şekilde… Ancak bunu bilinçüstüme getirecek cesareti “Çok yoğunum, zamanım yok” diye kendime söylediğim yalanlarla bertaraf etmeye çalışmamın bir anlamı yok artık, bunu daha da iyi biliyorum.
Normal gebelik süresinden birkaç gün fazla geçince doktorlar benim için “Alalım, geleceği yok” demişler. Anne karnında o gürültü ve suyun huzurunu bir daha bulamayacağıma neredeyse emin olarak dünyaya geldiğimi söyleyebilirim.
Yazın köyde ırgatlık ve köy Kur’an kursu, şehirdeki mahallede Kur’an kursu ve yüzme muhteşem kombininden öğrenemediğim yüzme için belediyedeki Cemal Kamacı yüzme kursu hocalarıma teşekkürü bir borç bilirim yine de. Sırık tutup üzerinden atlamamı bekleseler ve ben bunu sırık bir yerime girer korkusuyla yapamasam da yine de iyi niyetli olduklarına inanıyorum =) O kadar çocuk, bilinçsiz veliler, üç kuruş para… Çok bile bize!
Bu köyde ırgatlık ve Kur’an kursu, şehirde mahalle Kur’an kursu ve yüzme ikili üçgeninde geçen çocukluğum boyunca babaannemin çekyatının köşesine sünerek, elime ne geçerse okudum. Ve yazdım. Çok. Okudum, yazdım. (Bu sırada çok da yedim, sedanter yaşama çocukken başlamışım ve aile apartmanı kalabalığında bunu kimse fark etmemiş. Akıllı uslu çocuk, sesi çıkmıyor; annesi de zaten daha çocuk. Çocukken yetişkin gibi davranan bir çocuktan daha ne istenebilir ki? =)
Sonra vay efendim, öğretmen istedi diye, kompozisyon yarışması var diye gir, alırsın… Hadi bunu kazanırsın, matematik, bilgi yarışması… Birileri için kazanılmış içi boş bazı yarı değerli metal parçalarının üzerinden sevilmek ve şefkat görmek çocukken bana yetiyordu. Resim yapmak, elimle bir şeyler üretmek, Tenten okumak ve şarkı söylemek ve karakter yaratma çabalarım kimsenin umurunda değildi. Çünkü kafam sayısala basıyordu. Ben de uslu çocuk (yetişkin?) olarak denileni yapıyordum, sevilmek için tek yöntemim buydu. Bir şeyleri denemek istediğim oldu ara sıra… “Ya derslerin kötülerse guzummm? Büyüyünce hobi olarak yaparsın…”lardan muzdarip ne ilk ne son kişi olacağım. Ama bu söylemler azalmadan, direkt kökünden bitsin istiyorum. (Z ve Alfalar, gümbür gümbür istediğinizi yapmanız o kadar güzel bir şey ki! Ha dolar 40 küsür oldu, bunun içinde eğer benim payım da varsa, bir Yunanistan’a bile gidemiyorsanız sizden özür diliyorum.)
Lise. Hocaların gözünde harika ama benim için sıkıcı 4 upuzun sene…
Sonra üniversiteye geçince bir şeyler iyice yetmemeye başladı. Derslere girip çıkmak ve notlar almaya çalışmanın haricinde bir ifade alanı olmalıydı… Okula gitmenin amacı neydi? Para kazanmaksa sırt çantamla (karavanla) dünyayı gezerken yemek yaparak, müzik yaparak, el işi yaparak… Bir şekilde para kazanabilirdim. Statü mü? Umurumda değildi. Amacımın ne olduğunu bilmiyordum.
İlk üniversitemi 4. senemde bıraktım. Kimya okurken (derslerim b.k gibiydi zaten). Şu an içler acısı durumda olan 2. üniversitemde okurken İngilizce, İspanyolca öğrendim, bisikletle uzun yollara gittim heybemle ve güzel insanlarla… Her yeni günde ne olacağını, kimle tanışacağımı, ne yiyeceğimi bilmemek… Her gün yataktan “Acaba bugün ne olacak?” diye kalktığım son zamanlardı. Güneşin doğuşuyla ve hür irademle yataktan zıpkın gibi fırlayabildiğim son zamanlar.
Üniversitede depresif zamanlarım oldu. Kilo vermem gerekti. Bugün bir grup arkadaşımızın da yüzdüğü Boğaziçi Havuz’un o camlı tarafında, başınızı kaldırdığınızda gördüğünüz koşu bandında koşmaya başladım. (Benden sonra değiştirmek zorunda kalmış olabilirler, lol.) Bir gün yine koşu bandında sıkıcı bir şekilde koşmaya çalışırken camdan su topu antrenmanı yapan birkaç kişiyi izledim… Bu sharks bu kadar eğleniyor olabilir miydi? Hemen çok iyi bir şekilde yüzmeyi öğrenmeliydim! (Yaş 24-25 ama olsun.)
Havuza düzenli gelmeye başladım. YouTube’dan izlediğim videolara bakarak yüzmeye çalışıyordum. Avustralyalı yüzücülerden aşağısı beni kesmiyordu, en güzel onlar anlatıyordu =)
“PE dersleri var” dediler bir gün, “kredisiz, geçiyorsun ya da kalıyorsun =)”. Dedim risk budur, geçerim herhalde. “Advanced Swimming”e yazıldım, Metin Hoca’ya; kulaç atabileni derse alıyordu zaten =) Bir dönem haftada bir gün Metin (Oğuz, kulakların çınlasın hocam) Hocam sayesinde durmadan 50 metre yüzebilmeyi öğrendik biz birkaç kişi Boğaziçi Havuz’da. Yaş 25. Dedim vayy be… Bizim köyün deresinde çamaşır yıkayan babaannem görse gözleri yaşarırdı. (Sinirden yaşarırdı, gel benle çamaşır yıka kız diye. Bir de fışırdama derdi muhtemelen, yani sakin ol, edepli ol demek =)) (Sadece 2 kuşakta insanın kendi hayatı için bir hayal kurabilme adımına gelmesi inanılmaz değil mi? Yaşasın Cumhuriyet!)
2,5 sene boyunca haftada en az 3 gün bir saat kendi kendime yüzdüm öğle aramda, 2014-2017. Yüzdükçe ne olduğunu anlamadığım bir his geldi. Kilo verdim, sakinleştim, kendimi bütün hissetmeye başladım. Zihnimdeki uçuşmalar azaldı. “Anda kalmak” dedikleri şeyi yaşamaya başladım sanırım…
Her gün kocaman çantamda gezdirdiğim ıslak mayo ve havlu ile, ıslak saçlarla koşarak öğleden sonraki derslere girdiğim için adım “Komando”ya çıkmış olsa da yüzmenin keyfini almanın hazzını bırakamıyordum. Derslerime ve kaygıma da iyi gelmişti. Bu süreçte (yan kulvarda yüzen triatletler, kürek hocalar, bazen matematik ve fizikçiler, İngiliz Edebiyatı hocaları…) set aralarında durdurup “Abi/abla/hocam, sen nasıl böyle yüzüyorsun?” dediğim, “Triathlon ne?” dediğim, tanıdığım tanımadığım herkesten bu yazı vesilesiyle helallik isteyeyim. Antrenman bölmüşüm bayağı yahu. Fatih Örer Hoca, senden de =) “Hızlan bas, aferin” diyordu kendi antrenman yaparken yan kulvarda yüzen tanıdığı tanımadığı herkese gaz veren biri =)
2018’de mezun oldum, 10 senede bir lisans diploması aldım, şükür! Sonrasında su beni çağırsa da hiç fırsat bulamamıştım. Ta ki YİY ile tanışana kadar. (Yedek listede adım bir seneye yakın bekledi, sonra tesadüfen araya adam koydum =)=), bir de yer açıldı da =), başlayabildim.)
Yaklaşık bir yıldır yüzen, master diyorlar ama acemi anlamında master bir yüzücüyüm. İlk başlarda antrenmanlarda yüzdüğümü sanıyordum, oyalanıyormuşum. Bir gün Seyir Defteri Talk sırasında Taha Hoca ile çekincelerimi paylaştım. “Hocam, ben bir yarış içinde olmak fikri ve hissiyatını sevmiyorum. Bu bana iyi gelmiyor, performans kaygısı….”
Facebook’tan beni bulup “Sıra arkadaşın X Amerika’da matematik profesörü oldu, sen ne yaptın yazık ettin kendine…” diyen ilkokul öğretmenime nasıl ki “Senden kurtuldum ve mutlu bir hayat kurdum, sal beni.” diyemediysem, Taha Hoca’ma mental korkularımı anlattım. (Bedava danışmanlık ve psikolojik destek, sağ olasın hocam, lol.) Taha hocam simsiyah ok gibi kirpiklerini kırpıştırmadan beni sükût içinde dinledi. Uzaklara bakıyordu. Bir yandan da gözü saatteydi. “Sal beni, Vildan.” demek istiyor olabilir miydi? Yoo dostum, yoo… O böyle biri değildi, olamazdı. O ve en güzel isimlerle şereflendirilmiş olan hocalarım Hasan ve Hüseyin ve Furkan… hiçbiri böyle insanlar değildi. (Olcay hocam, ismin öz Türkçe, şakadan böylece yırtıyorsun.)
Taha hocamın ne dediğini hatırlamıyorum ama bana kısa bir konuşma yaptı. Sonrasında kendime şunu dedim: “Kendin için yüzüyorsun, kızım. Bunu yap. Kendin için yap.” deyip Adana yarışına o şekilde kayıt olduğumu hatırlıyorum. (Burcu, Ayşe, Olcay ve Hasan Hoca’mın gaz ve desteklerini unutamam.)
O kadar anlattım, daha yarışa gelemedik değil mi… Blog sayfası değil sanırım, YİY ile ilgili bir kitap yazabilecek gibi hissediyorum şu an. Hem de bir senem henüz doldu… 10 sene YİY’li olanlar var, yazın külliyatınızı da okuyalım hahahaha.
GELELİM ADANA YARIŞINA…
Nereden başlasam…
Hep beraber yola çıkışımız, sabahın o saatinde bile yolda eğlenerek gitmemiz, aralarda herkesin hayatında ne oldu ne bitti kısa dedikodu ve muhabbetlerle kendimi şarj etmem =) (Derya, Mehmet Abi ve Nalan Abla iyi ki sizi tanıdım), insanoğlunun ortak ihtiyacı olan “bağ kurma ve anlaşılma, kabul” hissiyatının nirvanasını yaşamam, otel odamda yalnızken ilk defa yalnız hissetmemem (arka odadan Emel ile Nursen’in kahkahaları geliyordu =)), tanıştığım güzel insanlar, Sevim’in bir anda herkesi organize etmesi, Paye’nin misafirperverliği ve cömertliği, herkesin inanılmaz hoşsohbet olması…
Bunlar benim cennet tanımımda tam olarak olan şeyler. Alttan dereler ve yeşil ırmaklar da var, işte o da Ceyhan ve Seyhan gibi oldu hadahddasnnaf.
O değil de, 2 metre bir adamın montunu (kocaman olan montunu) kaybedip herkesle arayıp sonra montu çorbacıda bulması… (İlk gittiği hâlde, yemeği geldiği hâlde kalkıp hepimize çorba paylaştıran insandır, Özgün.)
Alper’in çok aç olduğu hâlde kepçeyle tencerenin dibini sıyırıp hakkını bana vermesi. Burcu’nun yandan “Ay ben şok.” bakışları.

WhatsApp’tan bana “Komşum Vildan, neredesin, buralardaysan bir selam vereyim.” diye yazan Ayşe’nin 30 cm yanında olmama rağmen onu şakalamam. (Hayatımda yüz yüze gelmediğim bir insanı şakalıyorum. Bakın! Bu, YİY haricinde dünyanın neresinde olabilir?)
Emel ile pazar sabahı yaşadığımız macera… (Kendisinden onay alırsam ayrıca buraya görsel eklenecek =))…)

Tribünde çok eğlenmem ve aynı zamanda çok yorulmam. (Sporcu ailelerinin Allah yar ve yardımcısı olsun.)
Ve tribünde bir yerden sonra kendimi Bizimkiler dizisini izleyen Sıdıka gibi hissetmem…
Panel (yoksa board mu demeliyim)? Bizden birinin derece yaptığında heyecanlanmamız, sona kaldığında ses tonu hiç düşmeden “Canı sağ olsun.” diyerek gülmemiz =) ve bu gülmenin şefkatle dolu olması…
Kolektif bilinç kavramının çok ötesine geçen bir “YİY bilinci”nin olduğu ve birçoğumuzun da bunun farkında olması…
Şu anda aklıma gelmeyen neler var bilmiyorum. Ama uzun zamandır bu kadar eğlendiğim, bu kadar farklı duyguyu aynı anda hissettiğim ve bu hayatta kim olduğuma dair, nasıl bir hayat yaşamak istediğime dair çok güçlü cevaplar veren, farkındalık dolu bir spor müsabakası ve farkındalık günleriydi diyeyim =)
KENDİ YARIŞIMI GURURLA SUNARIM EFEM…
Cumartesi sabah 50 metre kurbağa (Taha hocam, “Tek serbest mi yüzeceksin, bir tane daha yüz.” dedi tabii ki =)), ve de 50 metre serbest yüzdüm.
Sabah insanı asla olmadım hayatım boyunca, Rabbim beni prime time’a göre yaratmış. Depar taşına çıkmadan önce Seçil, beklerken beni gördü. Titriyorum, rengim bembeyaz. (Vallahi ne tribe girmişsin kızım deyip gülmek serbest, ben de şaşırdım. Buradaki şaşırdım’ı hatta Şahika Koçarslanlı tonu ve iştahı ile söylüyorum.)
Seçil kendi konsantrasyonunu dağıtma riskini alarak beni sakinleştirdi, bir iki nefes egzersizi yaptırdı. Seçil’in yan kulvarımda yüzmesi bana öyle bir güç verdi ki bunu anlatamam. Bu hissi nasıl anlatsam… Böyle, Harry Potter’da Harry Potter Dobby’ye çorap verince Dobby kölelikten kurtuluyor ve 0,001 saniyede içinden asi bir ruh çıkıp Malfoy’a karşı koyuyor, onu etkisiz hâle getirerek gerçek sahibini, onu özgürleştiren ve seveni koruyor yaaaa… Harry’yi… Sanki o anda Seçil benim için Harry idi. “Master has presented Villy with courage…” diye başlayasım var da… Seçil sahneyi bilmiyorsan başka örnek düşüneceğim =) ya da short’a bkz: https://www.youtube.com/shorts/NqJGACJ8p7g
Yine de depar taşına çıkınca ruminasyonum geri başladı. “Ufff… Bu saatte neden buradayım? Üstelik yarışacağım… Neden? Bunu bırakmıştım. Mindfulness eğitimini boşa mı alıyorum yıllardır? Onca para döktüm yaaa… Sebebi neydi ki… Neden yarışıyoruz… Ayrıca fiziksel olarak da hiç müsait bir anda değilim, her yerim ağrıyor…”
Derken Seçil’in suya girişinden 1 saniye sonra atladım. (E tek hedefim diskalifiye olmamak, 1 sn hesabını yapacak değilim =)) ve son anda çift elle bitirmeyi hatırlayarak bitirdim. (“Ben ölüyorum, nabzım 200, adınız nedir?” diyor hakem hanım. “Sonuncu Mahmut! Ölüyorum abla, nefes yok, neden adımı soruyorsun?” Bu da bitiriş zihnimdi =))
Neyse. Seçil. Seni unutmayacağım Seçil. Adını kalbime yazdım. Hatta şiir yazdım sana, baş harfine baksana:
Sildin hep bu gözüm yaşın
En sonuna kadar te kulvarın
Çekti beni güzel kolların – ve de peri saçların,
İsmini yazdım güzelce, ha bu otel duvarın
Loş odasına, kurban olurum, 01 SEÇ_Adana.
ALPER’DEN BİR ŞEY KAÇMIYORDU…
İlk yarışımı yüzünce aşırı heyecan bende duygu patlaması yaptı ve biraz gözlerim yaşarmış olabilir =) Duşun altında biraz sakinleştim ama bacaklarımı karnıma çekerek kot pantolonlu klip ağlaması yapamadığım için tam da olmadı gibi.
Tabii ki Alper’den kaçmamış, bana gelmiş diyor ki: “Sen neden Survivor’daymış gibi triplere girdin, bir şey mi oldu, iyi misin?” adnknals Alper ya =) GÖZÜNDEN KAÇMAMIŞ yalnız, kartal gözlü kurt insanı…
Öğleden sonra oldu. Hep birlikte eğlenceli bir çorba içip gelmenin rahatlığıyla (Özgün, Alper, Emel, Burcu, Belin, Nursen, Burcu… yaşam enerjiniz umarım sonsuza kadar içinizde öyle güzel çağlar… Okuduğum bir yetişkin masalında içinizdeki kırmızı ipi takip edin diyor. Belli ki sizin içinizdeki o ip kulvar ipi olmuş, siz onu bulmuşsunuz. Hem arkadaşım hem rol modelimsiniz. Teşekkür ederim.)
ÖĞLEDEN SONRA DİYORDUM…
50 serbesti çok rahat yüzdüm, derecemi sormayın =) Hatta “İlk yarışım, heyecandan öleceğim.” diyen yanımda tanımadığım kıza Seçil’den öğrendiğim taktiklerle akıl verdim (!) =) “Nefes al, sakinleş, nefes al ve vermeyi de unutma..” Hayır kız beni geçti ama işte bu fair play ruhu budurrrr… Olsun, canı sağ olsun. (Zaten sanırım 30 saniye takmış olamaz bana verdiğim 2 nefes taktiğiyle dkslnkJABSF.)
Ve tabii kiiiii, onda da diskalifiye olmadım, hell yeah…..! (Çıkınca şunu düşündüğümü hatırlıyorum: “800’e yazılsaydım keşke, ne ki 300–400 yüzerdim, cut off yaparlardı, ne var yani?” İnsan zihninin çalışma biçimi gerçekten hem korkunç hem de çok komik.)
Son olarak birazcık farklı bir yerden bir şey daha eklemek istiyorum, aklıma geldi. Hobi olarak kaçak girdiğim sinema derslerinden öğrendiğim üç beş kupleyi severek paylaşmak isterim. (Bu farkındalığa şimdi mi vardım, yoksa sadece şu an mı dile getiriyorum emin değilim. Ama bazen bazı şeyleri ne zaman öğrendiğimiz hakkında bir fikrimiz yoktur ya, bu da öyle bir şey. Onu sadece bilirsiniz. Ya da biri anlatır, anlamazsınız. Ama unutmazsınız da. Aradan uzun zaman geçer, bir gün hah dersiniz ve o konu hakkında jeton düşer. İşte öyle bir şey…)
Sinematografik açıdan su; arınma, öteki dünya, bilinmeyen, kendinle yüzleşme gibi birçok anlamda kullanılabiliyor. Bu zamana kadar bunu birçok kez düşünme fırsatı yakaladım ara ara. Daha doğrusu fırsatım olmasa bile durup düşündüm ve işlerim yetişmedi ve yöneticime “Hastaydım.” dedim. Ne diyeyim, “4 saat duvara bakarak düşünmüşüm ve zaman su gibi akıp geçmiş, işler yetişmedi.” mi diyeyim dlsablf. Neyse, ilk girdiğim günden beri “Suyu hisset, ak, daha iyi çek.” diyen hocalarım ve arkadaşlarımın ne demek istediğini şimdi anlamaya başladım. “Ulan bir sen akıyorsun he, ben de yavaş akıyorum işte.” diyordum. Iıh. Cık. Böyle, yılannnnnnnn https://giphy.com/gifs/zehranazh-Wrscla8kbXafokxdzB gibi gitmek başka bir şeymiş.
Adana merkez patlıyor bu farkındalıklı ses.
Bu yarıştan sonra şöyle düşünmeye başladım henüz: “Bunu kendim için yapıyorum, derecemi kendim için iyileştireceğim… bakalım… diğer yarışta bu beden bu zihin bu ruh ne yapacak?” merakı içindeyim. Her bir antrenmanda suyu çekerken beni şefkatle sardığını ve ileriye taşıdığını düşünüyorum. Su beni ileri taşıyor. Direnme… Sıçratma. Süzül. Sinemada da aslında suya giren, su kenarında durup izleyen, kaybolan, deliren karakterlerin tümü pozitif yönde değişmez. Bazen bu dönüşüm negatif yönde olur; su şefkat verdiği ve beslediği gibi bazen de kişiyi iter, kusar, delirtir (sinemada su; rahim, anne, doğum, anneyle ilgili duygular vs. vs…).
Neyse ki bu güzel filmin içinde, YİY sinemasının içinde, filmin sonuna dair içimde tek bir şüphe yok. O zaman bu kadar rahat yüzemezdim =) Filmin sonu güzel, o kesin =) Su beni sarıyor, su beni seviyor, su beni taşıyor. (Bir olumlama eksikti demeyin, bunu kendime söylemek bende görünür bir etki yarattı.)
(Ha, bir de parayı vurursak günde 6 saat antrenman yapıp kendimi bu yola adayıp kendi çapımda minik bir dişi Ahmet Nakkaş özentisi olur muyum bilmiyorum =) Vildan Kardaş mahlası ile camiada tanınmaya başlayabilirim belki dnksndblas… TİP 1 OBEZİTEDEN 1.’LİK KÜRSÜSÜNE, SIRA DIŞI BİR HİKAYE.)
YİY VE ADANA’YA HAZIRLANMA SÜRECİM - ÖZET
Şimdi bunların hepsi bende bir zincirin halkası oldu. Bir yerlerde kaybettiğim parçaları, bilgileri, hevesleri, arzuları, hayalleri, kim olduğumla ilgili sanrıları, kaygıları, fikirleri, anıları, insanları; bu halkaya bağlı olan, bu denkleme giren tüm girdiler aynı şekilde çıkmadı. (O değil de, içinde sevgi olan şey girdiği gibi çıkmaz. Kimyasal bir tepkimedir yani =) Bu işin katalizörü olan şey bence ekip ruhu. Bir olmaya gönüllü olmak. Ve bazen de bazı denklemlerde (spectator ions) dediğimiz Na⁺ ve NO₃⁻ gibi iyonlar ihmal edilir çünkü reaksiyona katılmazlar. Burada “spectators” olarak da YİY’liler vardı. Onları ihmal edemiyoruz. Tribün olmadan, havuz başında hep beraber tezahürat yapıp bir fotoğraf çekmeden olmazdı. Bu denklemde hiçbir şey boşa gitmiyor; hepsi dönüşüyor, evriliyor, başka bir şey oluyor. Kimyacılara göre çok verimli bir reaksiyon! Ne çenem düştü be gece gece!)
Daha rahat yüzmek, akmak istedim; daha küçük bir hacimde bombalamak istedim =), e bu da zincirin bir halkası. “Daha rahat yüzmek istiyorum.” deyip yediklerime dikkat etmeye başladım, bir halka daha; sonra endokrinoloji doktorum diğer halka; ve diyetisyene başlayarak kilo verme yoluna girmek diğer halka. Daha hafif ve enerjik hissetmeye başladım, al bana kocaman sağlam halka… Artık daha az uyukluyorum, yaklaşık 100 ömür yaşasam yine de bitmeyecek hayallerimle ilgili sonsuz tane halka birden eklendi. İşte bakın, hayaller de logaritmik artabiliyormuş. Hadi bunu da açıklayın ateyizler.
Ben yazarım, 70 sayfa daha yazarım sabaha kadar. Bunu daha düzgün yapsam neredeyse bilinç akışı… Ama bu bloglama girmek mi nedir, bilinç çürüklerinin kâğıda damlaması mı denir ne denir bilmiyorum.
Bir yerde kaybedip şimdi teker teker bulmaya başladığım halkalarımın en başını bağladığım o sağlam çıpa YİY oldu. (Halka demişken, tatlısı yiyip aşırı şekerden gülme krizine giren arkadaş geldi aklıma. Özlem miydi? Selam olsun, kendini biliyor! O güzel anın da fotosunu çektim. Zihnimde.)
Başta uçakta bile organizasyon ile uğraşmak durumunda kalan antrenörüm, farkında olmadan psikoloğum (beleş danışmanlık caiz midir =)=)), mentorum Taha Engin olmak üzere herkese çok teşekkür ederim. (“Hocam, ya sonuncu olursam, rezil olacağım size, utandıracağım.” dediğim Taha Hocam, “Asla. Vildan, sen gel Adana istersen. Yüz, kendin için yüz. Sonuncu ol. Ben senden sonuncu olmanı istiyorum.” diyerek beni ikna eden o cümleyi tam kalbimin orta yerine saplayan hocam… Dur sana da şiir yazayım hemen (Kobra Murat’ın ekmeğini elinden almaya niyetlenerek bu Nilüfer cover’ını sizinle paylaşıyorum dşlsnfp))
İyi ki YİY, iyi ki güzel YİY’liler!

Not:Bir YİY marşı güzel olurdu… hızlı söz yazabilen / değiştirebilen biriyim. Bunu bir ara sizinle halledelim hocam. Sevgiler.
MARŞ?
Yüzdük diye kuyruğuna geldik mi sandın
Her yüze gülene sen kulaç mı attın
Aynı kulvarda geldik biz kafa kafaya
Döndü dünyamız, devam ettik uzanmaya
Bu drilli sevdik yüzdük hep birlikte
Şu drilleden nefret ettik aştık gayretle
Kim çektiyse bizi oldu günün kralı
Sen de bırakma dostum bu programı / bırajma dostum sen de bu prıgramı
Yazmış Taha , Engin bir antrenman yine
Sormaz bize var mı kas ağrısı bu gün de
İSTEK HİDO TARABYA fark etmez hiç bize
PASİFİK ten büyük aşkım YİY ile birlikte.
Bugün çınlanan bu sesi sen hiç unutma
Yüzme Mania’dan başlayan bu yolda
Düştü kalktı devam etti o hep istedi
Yüzmeyle var olsun kalpler bir olsun dedi
Sevdik saydık baş koyduk yüzmenin yoluna
Yolda buldık sevgi, dostluk, ve de macera,
Yarışta hayatta et tırnak olduk biz, -yer yaptı derin,
Sonsuza dek Atsın kalbimiz hep, - bir YİY için!
( bak bir varmış bir yokmuş boğaiziçinde şarkısının müziğine çok güzel oturuyor cok minnoş cover oluyor. Ama ray raya ray tribune tonuan da uygun.)





Yorumlar